Ana Sayfa | Kitaplar | Şiirler | Hakkımdaki Yazılar | Yeni Yazılarım | Fotoğraflar | Röportajlar| Özgeçmişim | Okuduklarım

05.12.2016

 

 

 

Yeni ve Arşiv Yazıları için...››

 

 

Yeni yayınlanan ve yayınlanacak olan kitaplarım
 

AYDIN, ÖZELEŞTİRİ VE TOPLUM
Bireylerin özeleştiriyi kaybettiği yerde toplum da ölçüleri kaybeder, değerleri kaybeder. Elbette özeleştiriyi önce aydınlar (entelektüeller) başlatmalıdır. Aydınların kendilerini merkez alarak başlatacakları özeleştiri aynı zamanda toplumdaki çarpık, çürümüş yansımaların sebeplerini ve çarelerinin ipuçlarını da verecektir.
Toplumsal çözülme ve sosyal anarşi özeleştirinin olmadığı kapılardan içeri girer. Artık toplumun sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik yapısının bütün damarlarına yayılan çürüme ve kokuşmuşluk virüsü toplum hayatının her alanında belirginleşmeye başlar. Kopuşlar, düşüşler, gerilemeler, gerilimler ve yıkımlar insanlık değerlerini de enkazı altında bırakarak yayılır.

Tehlike ‘geliyorum’ sirenlerini çalmasına, kokular bütün hayat alanlarına yayılmasına rağmen bir fark edişin, uyanışın, dirilişin, yenilenişin, bütün parçalanmışlıkları kaynaştırma ve sağaltma rolünü yerine getirme çabasından uzak olduğu sürece herhangi bir kurtarıcı ve kurtuluş beklemek de yeni yıkımları hazırlamaktan öteye geçemez.
Bu tabloya daha çok ya aydını olmayan yahut da aydınının özeleştiriyi kaybettiği toplumların hayatında çok sık rastlanır. Bu tabloya “çokbilmişler” ve “olmuşlar” güruhunun gücü ele geçirip sadece kendi seslerini duyurduğu toplumlarda da rastlanır. Batak da batağı kurutmak da aydınların kişiliği, aydın kişiliğine yakışır ya da çelişir duruşuyla mümkün olabilecektir ancak…

 

 

 “Atıyorum”cuların “Ben”le İlişkileri

 

Okunmak için çatmak, tutulmak için “atmak” mı gerekiyor? Mesela yazarsanız, bilmem ne unvanlıysanız tarihinize çatmak, politikacıysanız desteksiz “atmak” gibi…

Özellikle son yıllarda sunucusundan bazı büyük (!) yazarlarına kadar “misal” ya da “örnek” yerine “atıyorum” demeleri de bir başka çarpıklığın, sosyal çözülmüşlüğün yansımaları olarak dikkatlerden kaçmamaktadır.

Bu konuda tereddütlerim var. Rahatsızlığım “işi bildiği” sanılanların, özellikle göze ve kulağa hitap etmede hep öne çıkan ya da çıkarılanların niteliksizlikleri meseleyi yalama yapmaktan öte bir seviyeye ulaştırmamışlar, ulaştıramamışlardır. Üstlerine üstlük bu türler “ben”lerini bir baskı aracı gibi kullanarak hep gündemde olmayı ve gündemde kalmayı da başarmaktadırlar.

Hani derler ya aklım yettiğinden, daha doğrusu okumayı söktüğümden beri bir “okuma sevdası”, okuma tutkusu, okuma heyecanı, okuma savaşı, ne derseniz deyiniz benimle yaşıt neredeyse. O günden bugüne bu yazıyı yazarken okuduklarımdan doğrudan yazarların “ben”leri ile ilgili olanları hatırlamaya çalışıyorum.

Batı anlayışının kendine güvenin bir işareti olarak kabul ettiği “ben” yaklaşımını hep şüphe ile karşılamışımdır. Aynı anlayışta olan kültür zihniyetini de sağlıklı bulamamışımdır nedense?

“Ben” diye başlayan yazılardan açıkça rahatsızlık duyuyorum. “Ben” diye başlayan konuşmalardan da… Belki de “ben” diyebilmeye ulaşamadığıma da sayabilirsiniz bu durumumu. Yani bu şekilde de açıklayabilirsiniz.

Bu duruma belki aldığımız eğitimin, yaşadığımız çevrenin, bilerek ya da bilmeyerek örnek aldığımız insanların etkileri sebep olmuş olabilir. Elbette okuduklarımızdan seçtiklerimizi, benimsediklerimizi de yabana atamayız. Mesela Mevlana’nın hastalıklı başaklar dimdik durur, dolu başakların başları yere eğiktir, mealindeki düşüncelerini unutmak mümkün değildir. Okumaktan amacın Hakk’ı bilmek olduğunun mesajını Yunus asırlar öncesinden vermemiş midir? Yine “tevazu” kelimesi bizim kültürümüzün sağlıklı insan davranışlarını belirleyen işaret taşı gibidir. Şimdilerde hem lügatlerden hem de hayattan silinmiş gibi. Zaten anlamındaki derin ve zengin mesajı kavramak, düşünmek de pek fazla kişiye nasip olmuyor galiba… Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Özellikle yazarın, sanatkârın, bilim adamının, şairin “ben”i öne çıkarmasını ve üzerinde durmasını, kendindeki bir boşluğu kapatma, gizleme olarak düşünmüşümdür. Ya da insanların bilinçaltında canlı olarak yaşattıkları, bir türlü o dehlize gömemedikleri, varlığında çok anlamlar taşıyan sembolleri… Çünkü yazarın, sanatkârın, bilim adamının, şairin “ben”inden önce bizi ilgilendiren eserleridir. Yani yazarın yazısı (denemesi, hikâyesi, romanı), sanatkârın sanat eserleri, bilim adamının makaleleri, araştırmaları, buluşları ve de şairin şiiridir bizi doğrudan ilgilendiren. Bir okur olarak, bir araştırmacı olarak bizi “ben”ler değil eserler ilgilendirir diye düşünüyorum. İstediği kadar veya istemediği kadar “ben” esere yansısa da asıl olan eserin kendisidir.  Dikkat ediniz “ben”den bahsediyorum eser sahibi ile kişilik arasındaki ilişkilerden, bağlantılardan değil.

Sadece kendilerini okumaktan başkalarını, mesela aynı gazetede, aynı dergide, aynı sitede yazan arkadaşlarını dahi okumayan, buna çeşitli bahaneler üreten, savunma mekanizmaları geliştirenler de bir başka “ben” destekleyicileridir. “Sen de kim oluyorsun?” derken karşısındakinin her şeyden önce bir “insan” olduğunu düşünmeyen ya da düşünemeyenler de “ben”ini mabut yapanlar sınıfına sokulabilir herhalde.

Çeyrek yüzyılı geçen bir zaman önce Kayseri’de değerli bir şair-yazar olan dostumun ziyaretine gitmiştim. Misafirperverliğini unutmam mümkün değil. Evine galiba üç şair-yazar arkadaşı daha davet etmişti. Edebiyat, sanat, şiir sohbetimiz sabaha kadar sürmüştü. Konuşmaktan ziyade büyük haz alarak dinlediğim bu sohbetten çok memnun olmuştum. Ancak içinde bulunduğum bu beş kişilik sohbet ortamında kendisini “büyük şair” olarak ifade eden birisi vardı ki hep “ben” demekten başka şeyler demesine fırsat kalmıyordu. O zamanda çok iyi hatırlıyorum sadece bu arkadaşın konuşmalarından rahatsız olmuştum. Şimdilerde o kişinin şair olarak adını duyurduğuna da şahit olmadım. İşte o “büyük şair!” “ben”i ile rahatsızlık vermiş olacak ki Kayseri dönüşü “İhtiyacımız Var” başlığını koyarak şu mısraları yazmaya çalışmıştım:

Pembe umut salkım saçak ufukta
Mavi gülde terleyen acımız var.
Bizi zamanın vuslatı yakmakta
Tevhidin tebliğine sancımız var.

Yazan neyi yazar, neden ne için?
Şiir şaire, şair nefse perçin
Hamlığımız pişmek bilmez ateşte
Nefreti tökezleten gücümüz var.

Sevdalar mı eşitlendi hasetle
Sanatları satan tefecimiz var.
Riyanın hamallığını aştık da
Beyin peteğinde küfecimiz var.

Gururlarda kaybettik kendimizi
İmzalarda kabarttık nefsimizi
Kalemle oynamayı sanat sandık
BİR sanatçıya ihtiyacımız var.

 


 

 

 

 




15 Ağustos 2009'dan itibaren
Ziyaretçi Sayısı:

117985