Ana Sayfa | Kitaplar | Şiirler | Hakkımdaki Yazılar | Yeni Yazılarım | Fotoğraflar | Röportajlar| Özgeçmişim | Okuduklarım

24.03.2017

 

 

 

Yeni ve Arşiv Yazıları için...››

 

 

Yeni yayınlanan ve yayınlanacak olan kitaplarım
 

Haliniz Hatırınız Nasıl?


Geçenlerde çok uzun yıllardan sonra eski bir arkadaşla karşılaştım. Başkentin bu kalabalığında buluşmamıza ikimizde şaşırmış durumdaydık. Farkında olmasak da uzun yıllar onu da beni de değiştirmişti. Cahit Sıtkı’nın dediği gibi kimimizin “kadrini bilemediği”, bazılarımızın bilme şansını elde ettiği “gençlik” çoktan uçup gitmişti.
Yolun yarısını çoktan aşmış, zamanın kahrını ve vefasızlığını bir sorumluluk olarak kafasında ve gönlünde taşımış insanlar olarak bir süre birbirimizi süzdük. Eminim ikimizin de içinden benzer şeyler geçiyordu. Gençlik dönemlerimizdeki hareketlilik, heyecan, samimi ve kendi adımıza hiçbir karşılık hesabı yapmayan ideallerimize doğru yürüme azmi ve kararlılığı…
Kadrini bilmeye çalıştığımız günlerimizi toplumun dertlerine, problemlerine adadığımızı hatırladık. Sohbete başladığımızda arkadaşımın hala ideallerinden bir şey kaybetmediğini ancak bu konudaki heyecanlarının yerini daha bir hesaplı kitaplı olmaya bıraktığını görür gibi oldum.
Galiba yaş kemale erince, ister istemez insan da düşüncelerinden davranışlarına kadar bir çeki düzen verme ihtiyacı hissediyor. Gençlik dönemlerinde belkide sorumluluğu sadece kendi şahsımıza karşı duyuyor ya da bunları hiç aklımızın köşesinden bile geçirmiyorduk. Boşuna mı “delikanlılık” demişler… Neyse fiziki görünümün dışında, her ikimizde birbirimizde değişenin öncelikle sorumluluk duygusu olduğunu gördük. Öncelikle ailemize, çocuklarımıza karşı bir sorumluluk tabii ki… Fakat arkadaşımda bu şahsi sorumluluğun fazla öne çıktığını gösteren sözler yerine yine memleket sorumluluğunun ağırlıkta olduğunu konuştukça anladım. Çünkü arkadaşıma çoluktan çocuktan, hal ve hatırının, sağlığının nasıl olduğunu sorduğumda hiçbir zaman kaybolmadığını gördüğüm tebessümünün yüzüne konduğunu fark ettim. Sonra fikrin öfkesine sahip üslubu ile konuşmaya başladı:
“Bildiğin gibi değil… Çok canım sıkılıyor çook, dedi. Nasıl sıkılmasın? Memleketin, milletin hiç problemleri yokmuş gibi ‘benim hırsızım, senin hırsızın, ben doğruyum sen yalancısın’ tartışmaları ortalığı kirletmeye devam ediyor… Allah aşkına hiç politize olmamış bilim, sanat, teknoloji çalışmaları yok mu bu ülkede? Artık üniversitelerimiz de çoğaldığına göre ülkemize ve dolayısıyla bütün insanlığa faydalı ne gibi tezler ortaya konuyor ya da konacak? Üniversitelere kimlerin idareci olduğunu, olacağını mı tartışacağız, üniversitelerde bilim, sanat, düşünce adına neler yapılması gerektiğini ve yapıldığını mı tartışacağız?”

Baktım ki arkadaşımın gerçekten canı sıkılıyordu. Bıraksam “bir dokun bin ah işit” misali konuşmasına devam edecekti… “Bak, dedim. Sana hal hatır sordum, sen yine nerelere gittin? Seni biraz değişti sanıyordum amma hala o gençlikteki duyguların, idealizmin daha da zenginleşerek dal budak sarmış…”
“Ne yapalım, dedi arkadaşım. Herkes mal mülk biriktirme peşinde koşarken biz de geri kalmayalım dedik. Gördüğün gibi idealizm zenginliğini artırmadan başka bir gayretimiz yok hala...”
Henüz hal hatır soruma cevap vermediğini hatırlattığımda, “Yine mi? O halde sana bir şey anlatayım sen de anla işte” dedi. “Peki, kabul” anlamında gözlerine baktım.
“Bak! Bu anlatacağım gerçek, yaşanmış bir olay… Benim çocukluğuma rastlıyor… Bizim köyün muhtarı bir gün iyice rahatsızlanıyor. Yorgan döşek yatıyor. Bakıyorlar görünen durumu iyi değil. Hemen üzerine bir şeyler giydirip, doktora götürmek için hazırlıyorlar. Beş altı kilometre olan şoseye çıkacak oradan da ilçeye hastaneye götürülecek. Şimdiki gibi at yok araba yok. Ne yapsınlar eşeğe bindirecekler. Fakat bizim muhtar hasta, bir deri bir kemik kalmış, eşeğin üzerinde oturamıyor… Ne yapsınlar? Eşeğin üzerine heybenin biraz büyüğü bir hurç atıyorlar. Hurcun bir gözüne muhtarı bir gözüne de eşeğin sıpasını yerleştiriyorlar, yola revan oluyorlar. Neyse yol üzerindeki köyün içinden geçerken bir tanıdığa rastlıyorlar. Bu kişi muhtarın halini hatırını soruyor. Muhtar yorgun ve ölgün gözleriyle hurcun içinden başını kaldırıyor, başını sallayarak şu düşündürücü cevabı veriyor:
“‘Muhtar emmin eşeğin sıpasıyla denk oldu sen hala hal hatır soruyorsun!”
Susuyorum… Gençliğinde, aramızda “filozof” adı ile anılan arkadaşım yine söylemek istediğini en güzel şekilde söylemiş oluyordu.
Peki, sizlerin hali hatırı nasıldır acaba?

 


 

 

 

 




15 Ağustos 2015'ten itibaren
Ziyaretçi Sayısı:

126167